Corporate Dergi

Gündem Yazarlar

Türk Dizilerinde Kadın: Başrol mü, Kurban mı?

Türk Dizilerinde Kadın: Başrol mü, Kurban mı?

Yazar: Hilal Ergenekon

Türk dizilerinde kadın karakterler yıllar boyunca sektörün taşıyıcı kolonunu oluşturdu. Türkiye’de dizi izleyicisinin de genellikle kadınlardan oluşması sektörü özellikle kadın odaklı projelere itti. Günümüzde televizyon dizilerinin 150 dakikanın üzerinde olmasıyla komedi türünün rafa kaldırıldığını görmekteyiz. Bizler Türk Dizisi dendiğinde her gün ekranda kadın dram ve mafya romans türünde diziler izlemekteyiz. 

Konumuzun çerçevesini daha net çizebilmek adına Türk Dizi Sektörü’nü mercek altına almalıyız. Bu, öyle bir sektör ki Dünya’nın en büyük üçüncü dizi ihracatçısı konumunda. Yurt dışında herhangi bir ülkeye gittiğinizde oradakilerin çat pat Türkçe kelimeler söylemesini, dizi oyuncularını gözlerinden kalpler fışkırarak bizlere sormasını artık yadırgamaz olduk. Geldiğimiz noktada Türkiye’nin en büyük kültür elçiliğini Türk dizileri yapıyor. 

Kurucu ortağı olduğum Hece Medya Format ve Yapım şirketi olarak her yıl Türk televizyonlarına uyarlanmak amacıyla dış yapımlar getirmekteyiz. Kardeşim ve ortağım Ceren Ergenekon ile birlikte bu sektörün nabzını çok yakından tutuyoruz. Yurt dışında sektörün önemli fuarlarını Avrupa, Uzak Doğu Ülkeleri ve ABD’de takip ediyor, mümkün olduğu ölçüde çoğuna katılıyoruz. Bu gibi fuarlarda Türk dizilerinden mucize gibi bahsediliyor. Mümkün olmayanı mümkün kılan bu sektör, çoğu yabancı yapımcının bir ayda çekebildiği bölümü, bir  haftada 150 dakika, sinema kalitesinde, en popüler oyuncularla, onlardan çok daha daha az maliyetle çekerek sezonlarca yayınlıyor. Bir anlamda deli işi olarak bakılan Türk dizi yapımcılığında bir dizi projesi reyting sınavını geçtikten sonra sıra yurt dışına satışa geldiğinde ne kadar karlı bir yatırım olduğunu net bir şekilde kanıtlıyor. 

Bir Türk yapımcı, Türk kanalındaki yayından daha fazla kazancı yurt dışına satıştan elde ediyor ancak yapımcı her zaman dizisini önce Türk seyircisi için tasarlıyor. Çünkü yurt dışı satışına çıkılan yolda aşılması gereken yüksek ve zorlu bir bariyer var; ‘reyting’. Bir Türk dizisinin yurt dışına satılabilmesi için en az 26 bölüm yayınlanması gerekiyor. Reyting almayan proje üç beş bölümde yayından kaldırıldığı için satılabilir bir format olma şansını kaybediyor, proje daha başlamadan iflas ediyor. Üstelik televizyonlarda reklam verenler günden güne azalıyor. Bir yandan yükselen enflasyonla birlikte maliyetlerin artması yapımcıları daha zorlu bir üretim sürecine sokuyor ve bir bölümün maliyeti, televizyon kazancından daha az olabiliyor. 

Reyting sistemi ise asla öngörülebilir bir sistem değil her sezon, her an bir şeylerden etkilenerek değişiklik gösterebiliyor. Yapımcılar yeni bir dizi projesi oluştururken bilinmezliklerle dolu bir yola çıkıyorlar, bazen el yordamıyla deneme yanılma yaparak yollarını bulup devam ediyorlar. Neden yabancı dizilerdeki tür çeşitliliğini yerli yapımlarda da göremiyoruz? Neden hep klişe senaryolara maruz kalıyoruz? Neden hep aynı şeyleri izleyip duruyoruz? gibi soruların cevabını yapımcıların reyting anlamında kendilerini garanti altına almaya çalışmasıyla açıklayabiliriz.

Bütün bu fırtınanın tam ortasında kırılgan, acılı bir o kadar vakur, gururlu, dimdik duran; dizilerin bel kemiği ise ‘Kadın’

Kadın karakterler dizilerde dünden bugüne her zaman en güzel, en duygusal, en çekici ama tabiri caiz ise en çilekeş, ekranın en ağır yükü taşıyan figürleri oldu. Özellikle uzun sezonlar boyu süren dizilerde hikâyeler ilerledi, şartlar koşullar değişti, yerine göre erkekler de değişti ancak, kadın çoğu zaman acının, fedakârlığın ve sabrın adı olarak kaldı. Özellikle televizyon koşullarının değiştiği bu sezon, sektörde hikayelerde daha keskin manevralar görmekteyiz. Önceki sezonlara oranla kırsal hayat yaşayan aşiret ailelerinin hikayeleri, kan davaları, mafya hesaplaşmaları, silahlar ve çeteler içinde büyük ailelerde yaşayan kadın karakterleri görmekteyiz. Hatta travma, şiddet ve istismar temalarının merkezinde yer alan kadınlar izlemekteyiz. 

Şöyle bir düşünelim sadece bu sezon kaç kadın karakteri bir sandalyeye bağlanmış, ağzı bantlı ağlarken bir silahla erkeklerin tehditi altındayken izledik? Kadın direndi, çoğunlukla bir erkek kurtarıcı bekledi, kurtuldu da, hatta seyirciler bu direnişi alkışladı, çekilen çileleri bol reytingle ödüllendirildi.  Zira sabahları suç odaklı bir reality show ile uyanıp, öğleden sonraları bir diğeri ve niceleriyle güne devam eden izleyici kitlesinin entrika eşiği bir hayli yüksekti. Suç ve entrikayla uyanıp hararetli programlar ve haber bültenleri izleyen Türk izleyici kitlesini tatmin etmek artık hiç de kolay değil dolayısıyla dizilerde tansiyon hep yüksek olsun diye kadın karakterlerin başına sürekli bir şeyler geliyor. 

Güçlü kadın karakterler ise genellikle dizilerdeki 60 yaş civarı aileyi çekip çeviren hatta çoğunlukla baskı kuran, hatta kimin kiminle evleneceğine, ne zaman çocuk yapmaları gerektiğine dahi karar veren anne, hanım ağa karakterleri. Başrol kadın karakterler ise daha masum, daha acılı, çoğunlukla meslek sahibi olmayan, çalışmayan, ya aşkının peşinde ya da bozulan evliliğini koruma amacında olan kadınlar. Tüp bebek merkezlerinin dolup taştığı bugünlerde dizilerdeki kadınların, sık sık ve kolayca hamile kalması ise manidar. Öyle ki karakter, kocasından hamile kalıp düşük yapıyor, sonra aşığından hamile kalıp bebek aşığından mıydı kocasından mıydı diye hatırlama güçlüğü dahi çekebiliyor. Bu sezon hemen her dizide bir gebelik testi sahnesi izledik, o testleri bebeğin babasının kim olduğunu kesinleştirmek için yaptırılan DNA testleri izledi.

Türk dizilerinde kadının hikâyesi, yıllardır hem toplumun aynası hem de zihnimizdeki algıyı şekillendiren güçlü bir anlatı unsuru oldu. Önceki sezonlarda kadın karakter ya masumiyetiyle sınanan bir kurban ya da ailesi için kendinden vazgeçen bir “iyi kadın” olarak çizildi. Çocuğu ya da aşkı uğruna büyük fedakarlıklara hiç düşünmeden atılabilen, hatta aşkı uğruna susan, evladı için katlanan, koca için bekleyen… Acı çekmesi neredeyse bir erdem gibi sunuldu kadının… Hikâyesi çoğu zaman kendi yolculuğundan çok, başkalarının dönüşümüne hizmet etti. İzlerken fark edildi ya da edilmedi. Bütün bu acı tesadüfler ve olaylar örgüsünün içinde bir alt mesaj vardı belki de; “Kadın olmak, katlanmak mıydı?”

Son iki sezonda  2024–2025 ile 2025–2026 sezonlarında bu temanın işlendiği tarzda önemli bir değişim gözlemleniyor. Bugünün popüler dizilerinde daha karmaşık bir tablo var. Genç kadın karakterler üzerinden modernlik, gelenek, özgürlük ve aile baskısı arasında sıkışmış bir kadınlık hâli işleniyor. Kadınlar artık daha sesli, daha itirazcı; ama hikâye hâlâ onların ne kadar “dayanabildiği” üzerinden ilerliyor. Güç, çoğu zaman özgürlükle değil, tahammül seviyesiyle ölçülüyor. Oysa gerçek güç, her şeye katlanmak değildir. Gerçek güç, kendine saygı duymak, gitmeyi seçebilmek, “hayır” diyebilmek, kişinin kendi arzusunu merkeze alabilmektir. Türk dizilerinde kadınlar konuşuyor, ağlıyor, direniyor; ama hâlâ çok azı gerçekten özgürleşiyor. Kendi hikâyesini bir erkeğin, bir ailenin ya da bir travmanın etrafında değil, kendi seçimleri etrafında kurabilen kadın karakter sayısı sınırlı. Meslek sahibi, seçme özgürlüğü olan iyi eğitimli, modern çizgideki kadınları ise genellikle kötü karakterlerde izliyoruz. Bu kadınlar merhametli figürler değil, çatışmaların merkezinde duran, yön veren, bazen de intikam alan birer karakter.

Önümüzdeki dönemde yine başrol elbette kadın ve kadınlar olacak, toplumsal olarak kadınların özgüvenini ve toplumsal rolünü arttırması elbette dizilerdeki gücünü de arttıracak. Ancak reyting sistemi yine dizilerde kadınların karakterini belirleyen en önemli unsur olacak. Güçlü kadınların yükseldiği, her yönüyle anlaşılan kadın hikayeleri yayına koymak ve izlemek dileğiyle 

 

Sevdiklerinizle Paylaşın!

Yanıt bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir